MİLLİ EĞİTİM SİSTEMİMİZİN TEMEL PROBLEMLERİ

Yukarıda sayılan problemlerin arka planında, eğitim sistemimizi saran ve bir bakıma onu çalışamaz hale getirerek hedefine ulaşmasını engelleyen “temel problemler” vardır ki, bugüne kadar bunlar yeterince görülemediği ve çözüm yoluna gidilemediği için “problem doğuran problem”ler haline gelmişlerdir. Bunlar sadece şu okulun ya da bu sınıfın değil, eğitim sisteminin bütününe ait problemlerdir. Bu genel sorunlar çözülmeden özel ya da spesifik sorunları çözmek hem çok yararlı, hem de pek mümkün olmaz kanaatindeyim. İşte biz bu çalışmamızda, asıl bu problemleri teşhis etmek ve eğitim sistemimizi işlemez hale getiren bu genel sorunları nasıl çözebileceğimizi irdelemek istiyoruz. Bu, “problem doğuran problemler” ve bize göre çözüm yolları şunlardır:

A- EĞİTİME YÖNELİK ÇALIŞMALARDA İDEOLOJİK YAKLAŞIMLARIN EGEMEN OLMASI:

a- Sorun Nedir?

Eğitime yönelik çalışmalarda ideolojik yaklaşımların egemen olması konusu, Türkiye’de eğitimin en temel problemidir. Zira eğitime herkes ideolojik bakıyor. Sadece eğitime değil aslında, Türkiye’de devlet yöneticileri dahil bütün partiler, bütün guruplar, geçmişte ideolojik bakmış ve davranmışlardır. Herkes, benim ideolojim devlete hakim olsun, sonra acelesi yok bu problemleri çözerim, diye düşünmüştür. Ama ideolojisi de hakim olamadı bugüne kadar, dolayısıyla problemler de çözülemedi. Zaten hakim olsaydı da çözülemezdi; çünkü o da aynı ideolojik davranışı öne alacaktı. Örneğin, ilköğretim okullarına, liselere, üniversitelere baktığımızda, öğrenci belli bir anlayışta oldu mu tamam deniyor. Üniversite girişinde 8000-10000 öğrenci sıfır almış, çok önemli değil, 1200000 öğrenci dışarıda kalmış o da çok önemli değil. Belli anlayışta olmasın, en azından bana karşı olmasın tamam deniyor, herkes böyle bakıyor. İdeolojik bakış, ideolojiyi önde tutmayı gerektiriyor. Ayrıca unutulmaması gerekir ki, ideolojik bakış, yandaşlığı egemen kılar; yandaşlık ise liyakatı ve dolayısıyla kaliteyi öldürür. Geçmişte bu yaşanmıştır.

Bu bakışın değerlendirmesine geçmeden bu davranışın tarihi temellerine yöneldiğimizde, Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne ve bugünlere gelinceye kadar, pek çok ideolojik iç mücadeleden geçtiğimiz gerçeği ile karşılaşırız. Osmanlıcılık-Batıcılık-Türkçülük, Osmanlıcılık- Cumhuriyet, genç Türkiye Cumhuriyetinin kendi ideolojisi, (Ülkemizde kullanılış biçimiyle)sağcılık-solculuk, komünizm-milliyetçilik, laikçilik- anti-laikçilik, statükoculuk-AB yanlısı-değişimcilik gibi pek çok anlayış ve ideolojiyi birbirine karşı tartışarak savunmakla, ötekini ‘ortadan kaldırarak’ kendi anlayış ve ideolojisini egemen kılma arasındaki çeşitli mücadele türlerini, 150 yıl boyunca yaşamış bulunmaktayız. Bunlar içerisindeki olumlu ve olumsuz tecrübelerin, ruhumuza işleyerek bizde ideolojik davranmayı bir hastalık haline getirdiğini ve bireysel ya da toplumsal gelişme ve ilerlemeyi, daha sonraki sıralara ittiğini düşünüyorum. Bu ideolojik davranmanın, bizde kıskançlığı, çekememezliği ve düşmanlığı besleyip körüklediğini, bunun sonucunda bir sürü olumsuzluklarla karşılaştığımızı da düşünüyorum. Yine bu ideolojik davranış ve yaklaşımların, Büyük Atatürk’ün bize hedef olarak gösterdiği, çağdaş medeniyetin ilerisine geçme düşüncesi başta olmak üzere, pek çok alanda geri kalışımızın ve çağı yakalayamayışımızın yegane sebebi olduğunu da düşünüyorum. Çünkü doğası gereği ideolojiler, belli bir fikri, değeri ve anlayışı sistematize ederek kalıplaştırırlar. Milletler ve toplumlar, kalıplaşan bu fikir, anlayış ve değerlere yani ideolojilere bir defa sarıldılar mı artık onu değiştirme ve geliştirmeyi, ‘ondan sapma’ olarak görmeye başlarlar ve bu ‘sapmayı’ önlemek, onlar için yeni bir ideoloji halini alır. İşte bu kısır döngü, o milletlerin geri kalışının en önemli sebeplerinin başında gelir. Halbuki, sistematik bütünlüğü olan her “fikir”, “değer” ve anlayıştan pek çok ideoloji üretilebilir ama, ideolojilerden, bu manada fikir ve değer üretilemez. Nitekim çağdaş dünyaya bu gözle baktığımızda, ‘Giriş’ kısmında sınırlarını çizdiğimiz gibi liberal yönetimlerle yönetilen toplum ve devletlerin her alanda gelişip kalkındığını; buna karşın ideolojik yönetimlerle yönetilen ülkelerin ise geri kalıp yıkıldıklarını ya da kurtuluş için değişime gittiklerini görürüz.

b -Çözüm Nedir?

Kısaca bahsettiğimiz bu mahsurlar, sistemlerin geneli için geçerli olduğu gibi, onun bir alt birimi olan eğitim sistemleri için de geçerlidir. Dolayısıyla hem sistemlerin geneline, hem de eğitim gibi özeline ideolojik yaklaşılmamalıdır. Hele bilhassa eğitime, Eğitim Bilimleri tarafından tespit edilmiş olan temel kurallar ve temel yaklaşımlar esas alınarak bakılmalıdır. Bu çerçevede eğitimden beklentilerin de şunlar olması gerekir;

1- Eğitime girecek ferdin kendini gerçekleştirebilmesi esas olmalıdır. Yani insana doğuştan bir takım güçler, kabiliyetler ve istidatlar (gizilgüçler) yerleştirilmiştir. Herkeste aynı değildir bunlar. Herkeste değişik derecelerde, değişik tonlarda vardır. İşte o insanda var olan istidat ve kabiliyetlerin ortaya çıkarılması, filizlendirilmesi, geliştirilmesi; hem o insanın, hem de toplumun ondan en ileri derecede yararlanmasının sağlanması eğitimin bir numaralı hedefi olmalıdır.

2- Bu, bütün güç ve kabiliyetleri geliştirilmiş insanlar eliyle toplumun ilerlemesini ve gelişmesini, XX1 Yüzyıla hazırlanmasını sağlamak olmalıdır. Hangi alanda, her alanda; ahlaki alanda, teknolojik alanda, bilimsel alanda, ekonomik alanda, ticari alanda, her alanda insanın, toplumun ve devletin gelişmesini esas almalıdır.

3- Ülkede demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan haklarına uygun bir yönetim oluşturulması yine bu eğitim modeli ile esas alınmalı, bunlara diğer problemlerin çözümü eklenmelidir.

B- EĞİTİM SİSTEMİNİN GELİŞTİRİLMESİNDE, EĞİTİM BİLİMCİLERİN YETERİ DERECEDE GÖREVLENDİRİLMEMESİ:

a- Sorun Nedir?

Eğitim bundan bir asır öncesine kadar, belli alanlarda yetişmiş bilim adamlarının ve filozofların ilgi alanında idi. Onlar her konuda yazdıkları ve düşünce belirttikleri gibi, eğitim alanında da çeşitli düşüncelerini ifade ederlerdi. Şüphesiz bunlar çok değerlidir, çok kıymetlidir. Fakat bugün artık böyle başka alanda yetişmiş, ama eğitime ilgi duyduğu için eğitimin problemlerini de çözmeye yönelik yazı yazmaya veya çözüm üretmeye çalışan insanların bu gayretli çalışmaları ile eğitim sorunları çözülemez. Nitekim zaten böyle olduğu için eğitim felsefeden ve diğer bilimlerden farklı bir bilim dalı haline gelmiştir. Hatta 19, asrın sonunda 20. Asrın ortalarından itibaren de artık bir bilim dalı değil, 12-13 bilim dalı haline gelmiştir. Dolayısıyla eğitimi bir bilimsel süje olarak uzun zaman inceleyip, ona çeşitli açılardan bilimsel olarak bakabilme, sorunları bilimsel olarak görebilme ve sorunları bilimsel olarak çözebilme gücünde insanlar yetiştirmek esas alınmıştır. Çağdaş dünyada eğitim bilimleri fakülteleri bunun için kurulmuştur. Bizim ülkemizde de bu amaçla değişik üniversitelerde “Eğitim bilimleri fakülteleri” kurulmalı ve eğitime çeşitli açılardan bilimsel olarak bakabilme, sorunları doğru olarak görebilme ve gerçekçi çözümler üretebilme, ayrıca diğer alanlarda kendisini yetiştirmiş insanlarla da konuyu tartışabilme gücünde insanlar yetiştirmek esas alınmalıdır. Yetiştirilecek bu insanlar eliyle eğitimimiz önce revize edilmeli, sonra da, herhangi bir ideolojik sapmaya düşmeden, bilimin, özellikle de eğitim bilimlerinin ışığı altında, kuramdan uygulamaya, sağlıklı bir eğitim süreci oluşturmaya gayret etmeliyiz. Bu yolla hem çağdaş bir eğitim sistemi kurabiliriz, hem de XX1. Yüzyılın insanlarını yetiştirebiliriz.

Fakat bizim ülkemizde eğitim fakülteleri, sadece öğretmen yetiştiren bir kurum halindedir. Ankara eğitim bilimleri fakültesi bunun biraz dışında idi. Yani öğretmen değil, eğitim bilimci yetiştiriyordu. Son yıllarda Y Ö K yönetimi onun da düzenini bozdu. Artık ülkemizde eğitimi bir bilim dalı olarak ele alıp, sosyal yönü, psikolojik yönü, program yönü, yönetim yönü ve ekonomik yönü gibi çeşitli yönlerinden inceleyen bilim adamları, eğitimciler az yetişiyor. Dolayısıyla ülkemizde bugün eğitimci kıtlığı çekiliyor. Bu arada şunu ifade edeyim, şüphesiz öğretmenlerimiz ve üniversitelerimizdeki öğretim elemanlarımız, hepimizin çok değer verdiğimiz insanlardır. Fakat öğretmen ya da öğretim elemanı, diyelim tarih öğretmeni ise, tarih hakkında geniş bilgisi vardır. Matematik öğretmeni ise, matematik hakkında geniş bilgisi vardır. Din kültürü öğretmeni ise, din kültürü hakkında geniş bilgisi vardır. Öğretmenimizden milli eğitimi düzenleme ve problemini çözmeyi beklemek öğretmene haksızlık olur. Öğretmen o hazırlanacak sistemde kendi görevini en iyi şekilde yaptı mı en büyük katkıyı sağlamış olur. Eğitimi bir sistem olarak ele alıp, onun çeşitli problemlerini bilimsel bakış açısıyla görüp çözecek olan, ayrıca yetiştirilecek olan eğitim bilimcilerdir. İşte bu, bugün ülkemizde yoktur. Hatta bu öyle yoktur ki, bunun yokluğundan bile çoğu kimse haberdar değildir. Eğitimci diye isimlendirir bir çok kimse kendisini. Mesela öğretmenlerimiz ve üniversitelerimizdeki öğretim elemanlarımız ben de eğitimciyim der. Evet şu manada eğitimcidir. Yani eğitim işi ile uğraşıyor; tarih anlatıyor, sosyal bilgiler anlatıyor, matematik anlatıyor, tefsir anlatıyor, hadis anlatıyor. İşte çeşitli dersleri anlatanlar, eğitim işiyle uğraştıkları için bu manada eğitimcidirler. Ama bir de eğitim bilimci olmak var ki, o ayrı bir şeydir. Şunu da ilave edeyim, bir insan bugünkü şartlara rağmen belli bir alanda öğretmen olur. Eğitim bilimlerinde de kendisini yetiştirmiş olur ona da saygım vardır.

b-Çözüm Nedir?

Dolayısıyla ideolojik bakış ve davranışın yanında, Türk eğitiminin temel bir problemi de, eğitimi bir bilim süjesi olarak ele alıp, inceleyip, çeşitli yönlerden bakarak onun problemlerini doğru teşhis edecek, çözümlerini de objektif olarak ortaya koyacak uzman kişilerden yoksun oluşudur. Bu bağlamda en büyük sorun M. E. Bakanlarının belirlenmesinde yaşanmaktadır. Esasen M. E. Bakanlığına, eğitim bilimlerinde uzman olan ve bu gözle eğitim sorunlarına yaklaşıp çözüm üretebilen bir siyasetçiyi “Bakan” yapmakla işe başlayıp, bakanlığa eğitim bilimcileri çekmeye gayret etmek yararlı olur diye düşünüyorum.

C- MİLLİ EĞİTİM SİSTEMİNİN YÖNETİM PROBLEMİ:

1- Teşkilat ve Yönetimin Önemi:

Eğitim sistemimizi yeniden yapılandırma çalışmalarına, teşkilat ve yönetimin çağdaş ve yeteri bir duruma getirilmesi çabasıyla başlanmasında hem zorunluluk, hem de yarar vardır. Zira eğitim sorunlarımızın temelinde yönetimden kaynaklanan yetersizliklerin yattığı açık bir gerçektir.
Bugün her alanda olduğu gibi, teşkilat ve yönetim alanında da ciddi çalışmalar yapılmakta ve kuramlar geliştirilmektedir. Teşkilat ve yönetim alanında geliştirilen bu kuramlar yönetimin temelini oluşturmaktadır. Halen ülkemizin, genelinde olduğu gibi, eğitim yönetiminde de, gelişmemiş veya az gelişmiş ülkelerde uygulanan Ataerkil (sıkı merkeziyetçi) Yönetim Modeli geçerlidir. Teşkilatların verimliliğini engellediği düşüncesine varıldığı için, gelişmiş ülkelerce daha 19. yüzyılda terk edilen ataerkil yönetim anlayışından vazgeçip, ülkemiz eğitim yönetimine en yararlı modelin bulunması için gayret sarf edilmelidir. Bu hususta eğitim yönetimi biliminin ilkeleri ve verilerinden oldukça yararlanılmalıdır. Halbuki ülkemiz eğitim alanında, Eğitim Yönetimi Bilimi’nin gerekliliği henüz yeterince anlaşılamamıştır ve verilerinden de yararlanılmamıştır. Buna karşılık dünyaya açılmış olan sanayi, ticaret, turizm vb. özel sektör kuruluşları ile sportif kuruluşlarımız, teşkilat ve yönetimin önemini kısa sürede anlamış ve bu ihtiyaçlarını, yerli-yabancı yönetim uzmanlarına görev vererek gidermeyi başarmışlardır. Teşkilat ve yönetime önem verilmesi, sanayi, ticaret ve sportif kuruluşlarımızda etkisini göstermiş, onları, çağdaş gelişmiş ülkelerin benzer kuruluşlarıyla rekabet edecek düzeye ulaştırmıştır. Aynı anlayışın vakit geçirilmeden eğitim dünyamıza da taşınması esas olmalıdır.

Ülkemizde bakandan okul müdürüne, Talim Terbiye Kurulu Başkanlığından genel müdürlüklere bir bütün olarak bakanlık merkez ve taşra teşkilatı, eğitim yönetimi faaliyetlerini de yönetmektedir. Yönetimi, “bir kurumun insan ve madde kaynaklarını, o kurumun hedefleri doğrultusunda harekete geçirmek” olarak tanımlarsak, kuramdan uygulamaya eğitim strateji ve planlarını belirleyip uygulayanların bakanlık örgütü olduğunu görürüz. Bu tanımı biraz açarsak yönetim, kurum veya kuruluşların amaçlarının gerçekleştirilebilmesi için yapılması gerekli olan faaliyetlerin planlanması, örgütlenmesi, koordinasyonu, uygulanması ve kontrol edilmesi olarak tanımlanır. Demek ki bir kuruluşun önce bir amacı olacak ondan sonra bu amaç doğrultusunda yapılacak işlerin planlayıcısı olacak. O yönetici, planları gerçekleştirecek olan örgütleri kuracak. Sonra, birimler arasında koordinasyonu sağlayacak, planları uygulayacak, süreç ve sonucu kontrol edecek. O yolda eksiklikler varsa daha sonraki çalışmalarda onu gidermeye gayret edecektir. Bugün eğitim sistemimizin bu kadar yığınla problemi varsa, bunda bakanlık teşkilat ve yönetiminin elbette büyük sorumluluğu da vardır. Zira rasyonel bir yönetim sistemi kurulamamış ve iyi yöneticilik örneği sergilenmemiş, dolayısıyla eğitim sistemimiz bir bütün olarak, yani insan, sistem ve diğer unsurlarıyla milli hedefler doğrultusunda harekete geçirilememiştir.
Esasen ülkemiz eğitim yönetiminin iki temel problemi vardır. Bunlardan birincisi yönetim siteminden, ikincisi de yönetici insandan kaynaklanmaktadır.

2- Eğitim Yönetiminin Sistem Boyutu:

Yukarıda, Milli Eğitimin, yönetimden kaynaklanan problemlerine baktığımızda bunların kaynağında “koyu Merkeziyetçi”, sıkı bir yönetim anlayışının olduğunu gördük. Halbuki orada hakim olan bu sıkı merkeziyetçi, hantal ve tek adama bağlı yönetim anlayışı, kuruluşların ve fertlerin gelişimini engellemektedir. Dünya bunun farkına vardığı için bunu kaldırıp atmış, yerine merkezden ve yerinden yönetimi gerçekleştirmeye çalışmıştır. Nitekim gelişmiş ülkelere baktığımızda, bunda başarılı olan devletler gelişmiştir. Yani yönetimi tek adam anlayışından çıkarıp çoğulcu bir anlayışla, katılımcı bir anlayışla, merkezden ve yerinden yönetim anlayışıyla gerçekleştiren ülkeler gelişmişlerdir. Bizim ülkemizde de, ülkenin genel yönetiminde bu yola gidilmesi şarttır. Milli eğitimde de bugünkü yapı muhakkak değişmelidir. Bugünkü yapı devam ederse, en iyi eğitim yöneticileri dahi fazla bir iş yapamazlar.

Toplam kalite yönetimi anlayışı, çağımızın yönetim alanındaki en önde gelen yaklaşımlarından birisidir. Bunun önde gelen bilim adamları, bir kurumda başarının %85’i sisteme, %15’i de ferde aittir, derler. Bunu anlamı, iyi bir sistem kurarsanız, işin %85’ini halletmişsiniz demektir. Ondan sonrada iyi yöneticiyi orada istihdam ettiniz mi, artık işleriniz büyük ölçüde iyi gider demektir. Dolayısıyla bugünkü yapı bu yönde değişmelidir.
Peki çağdaş standartlarda iyi bir yönetim modeli, ya da sistemi nasıl kurabiliriz, şimdi de onu inceleyelim.

2.a- Eğitim Yönetimi Üst Kurulu:

Bunun için önce bir zihniyet değişikliğine ihtiyacımız vardır. Yani bugün, gücü elinde bulunduranlar, ülkede bu yönetim modeliyle işlerin iyi gitmediğini, çağdaş dünyada olduğu gibi, bizim de makro ve mikro alanlarda merkezi anlayışlardan ayrılıp, adem-i merkeziyetçi (decentralizasyon) bir anlayışa yönelmemiz gerektiğini kabul etmeleri gerekmektedir. Ondan sonra da ciddi değişim ve gelişmeleri sağlamak icabeder ki, bana göre bu ciddi değişim ve gelişmeler bakanlık bünyesinde olmalıdır. Yani bakanlık bugünkü yetki ve sorumluluklarını, çağdaş yönetim anlayışı çerçevesinde “taşra” (çevre, iller) ile paylaşmalı, böylece zaten kendisine ait olmayan yüklerinin büyük bir kısmını oralara devretmeli ve merkezde bakanlık üç birimle çalışmalıdır. Bunlar, yani: Milli Eğitim Bakanlığı Merkez teşkilatı,
a- Bakanlığın merkez bürokrasisi,
b- Talim Terbiye Kurulu Başkanlığı ve
c- Teftiş Kurulu Başkanlığı’ndan oluşmalıdır. Bu oluşumla meydana gelecek olan Milli Eğitim Bakanlığı’nın yeni merkez teşkilatı, hem taşranın baskısından, hem de personel işlerinden büyük ölçüde kurtulmuş olarak çalışmalarını daha rahat ve daha verimli bir şekilde yürütecektir. İşte bu rahatlığın da vereceği güçle birinci derecede, dünya ve ülke gerçeklerini göz önüne alarak eğitimde “ülke vizyonu”nu belirlemek gibi çok önemli bir görevi üstlenmelidir. Çünkü bugün böyle bir vizyonun belirlenmesine ve buna öncülük edecek bir makama olan ihtiyaç çok fazladır. Yine bu gerçeklerden hareketle, eğitim sisteminin omurgası olan eğitim programlarının yeniden hazırlanmasını ve bir daha durmamak kaydıyla “eğitimde program geliştirme”çalışmalarının başlatılmasını ve taşra teşkilatlarıyla birlikte yürütülmesini sağlamak olmalıdır. Bunun yanında, eğitim hizmetlerinde “eşik” standartlar belirleyip yerel birimlere kazandırmak, sonra bu standartların çok ilerisine geçmeleri hususunda onları motive ederek yüreklendirmek olmalıdır. Ayrıca eğitimin çeşitli konularıyla ilgili olarak ulusal düzeyde veri toplamak, insan gücünün gelişmesi ve eğitim faaliyetlerinin daha verimli olabilmesi için hizmet-içi eğitim organizasyonları düzenleyip ulusal, bölgesel ve yerel bazda yürütmek, yıllık bütçe yapıp her ile adil ölçülerde dağıtım yapmak, belirlenmiş standartlara ulaşamayanlara yardım ve destek verilmesini sağlamak, yönetim ve yürütme de birlik sağlamak ve özellikle başarılı ama yoksul öğrencilere burs kredi vb. yardımlarla onları desteklemek gibi görevleri yerine getirmelidir.
Bakanlığın kendi bürokrasisi yanında, yeni merkez teşkilatını oluşturan diğer iki önemli kurul da yeniden yapılandırma çalışmalarına konu olması gerekir. Bunlar:

2a.1- Talim Terbiye Kurulu Başkanlığı:

Bilindiği gibi 23 Nisan 1920’de T.B.M.M. açıldı. Bu açılışın hemen ardından, 2 Mayıs 1920’de çıkarılan üç numaralı yasa ile Milli Eğitim Bakanlığı kuruldu. Bunu müteakip Haziran 1920 tarihinde “Program Heyeti” adıyla bir kurul oluşturuldu. Bir müddet sonra bu kurul, “Telif ve Terceme Dairesi” ismini aldı. 1924 te yayımlanan bir yönetmelikle “Telif ve Terceme Dairesi”nin görevleri belirlendi. Kısaca bu görevler: dış dünyada özellikle de Avrupa’da şöhret bulmuş ilmi, edebi çeşitli eserleri tercüme ederek yayımlamak, M. E. Bakanlığınca gerekli görülecek sınavları yapmak ve yine dış ülkelerdeki eğitim hareketlerini izleyerek, ülkemiz eğitiminin gelişmesini beslemektir. Söz konusu bu kurul, 22 Mart 1926 tarihinde çıkarılan ve 3. 4. 1926 tarihinde yürürlüğe giren 789 sayılı yasa ile “Talim ve Terbiye Dairesi” adını aldı. “Talim ve Terbiye Dairesi”nin görevi, aynı yasada şöyle belirleniyor: “Maarif Vekaletinde en yüksek ve sahib-i salahiyet bir terbiyevi makam olmak üzere, bir ilmi heyetin teşkili zaruridir. Bu heyetin ilk vazifesi maarif inkişaf programının tanzimidir. Mekteplerin programını yapmak ve değiştirmek, terbiye ve tedrisat meselelerine dair bütün maarif müesseselerine direktifler vermek, açılması icebeden mekteplerin cins ve derecelerini tayin etmek, bu ve benzeri hususlar, Maarif Vekaletinin Heyet-i Fenniyesi (M. E. Bakanlğı’nın Bilim Kururlu) makamında olan bu ilmi heyetin münhasıran ve suret-i kat’iyede vazife ve salahiyeti dahilindedir”. Talim ve Terbiye Dairesi Başkanlığı bu görevleri belli bir süre yaptıktan sonra, çeşitli aşamalardan geçerek bugünlere ulaştı. Günümüzde ifa ettiği görev, yapması gereken, yani yasa ile kendisine verilen görevden çok uzaktır. Fakat şunu belirteyim ki, Milli Eğitim Bakanlığı, Devletimizin sigortası; Talim Terbiye Kurulu başkanlığı da M. E. Bakanlığı’nın sigortası hükmündedir. Dolayısıyla çok önemli bir konumdadır.

Kanaatime göre, günümüzde de M. E. Bakanlığında çok önemli görevler üstlenmek üzere, bu kurul yeniden ele alınıp, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki fonksiyonelliğine kavuşturulmalıdır. Ancak bunu yapabilmesi için kurulun bünyesinde ciddi değişikliklerin yapılması gerekir. Bu çerçevede:
1- Talim Terbiye Kurulu Başkanlığının ismi ve işlevi, ilk günkü misyonuna uygun olarak ama yeni bir yaklaşımla ele alınmalıdır. Bu bağlamda ismi: “EĞİTİMDE PROGRAM GELİŞTİRME KURULU BAŞKANLIĞI” olmalı ve işlevi de, “hem evrensel ve ulusal eğitim hareketlerini izleyerek, hem de Ülkemizdeki sosyo-ekonomik ve kültürel gelişim ve dönüşüm karşısında eğitim kurumlarının durumunu değerlendirerek, okulöncesi eğitim, ilköğretim ve ortaöğretim kurumlarının eğitim programlarının yeniden tasarlanması, uygulamada gözlemlenmesi, değerlendirilmesi ve değerlendirme sonucu elde edilen veriler doğrultusunda yeniden düzenlenmesi” şeklinde belirlenmelidir. Esasen ifade ettiğimiz bu işlev, cumhuriyetin ilk yıllarında ifade edilen işlevin hem aynısı, hem çağdaş ve rasyonel bir ifadesi, hem de söz konusu bu görevin çağdaş eğitim bilimlerindeki adı olan “Eğitimde Program Geliştirme”dir. Dolayısıyla önerdiğimiz ismi ve işlevi alması çağdaşlığın ve çağdaş gelişmelerin de bir gereğidir. Bu göreve başkaları da eklenebilir. Ancak Eğitimde Program Geliştirme Kurulunun asıl görevi, ülkemiz eğitiminin programlarını sürekli olarak geliştirip, sürekli çağdaş ve dinamik tutmak olmalıdır. Aksi halde bugün olduğu gibi, değişen ve dinamik olan toplumla, doğası statik olan eğitim programları arasında zıtlıklar ve uçurumlar meydana gelir. Bundan da toplumumuz zararlı çıkar.
2- Kurul üyelerinin vasıflarını belirleyen yönetmeliğin 4. Maddesi’nin günün şartlarına göre yeniden düzenlenmesi şarttır. Artık günümüzde, Talim ve Terbiye Kurulu Üyesi olmak için “Üniversite öğrenimi veya bu nitelikte bir öğrenim görmüş olmak” yetmez. Çünkü ilmi bir kurulu ancak ilim insanları oluşturur. Bunun için kendi uzmanlık alanında doçentlik veya profesörlük payesini almış, halen de araştırma- inceleme aşk ve dinamizmini koruyan bir niteliğe sahip olmak gerekir.
3- T. T. Kurulu üyeliği artık sadece M. E. Bakanının onayı ile değil, ya bakanlar kurulu kararıyla veya üniversitelerin ilgili ana bilim dallarında yapılacak seçimlerle belirlenmeli, bunun süresi dört yıl olmalı ve T. T. Kurulu üyesi olan bilim insanının dört yıl, önceki kurumuyla bağı kesilmelidir ki, bu kurula yoğun bir mesai harcayabilsin.
4- Kurul üyelikleri ilköğretim ve lise (genel ve meslek liselerin) deki sınıflandırılmış (kategorize) dersler esas alınarak belirlenmelidir. Belirlenen bu üyeler T. T. Kurulu Başkanlığının genel kurulunu oluşturmalı ve kararlar genel kurulda salt çoğunlukla alınmalıdır. Fakat her üye, aynı zamanda kendi ana bilim dalının öğretim üyelerinden oluşacak bir komisyonun da başkanı olmalıdır. Oluşturulacak bu komisyon, o dersin veya derslerin programlarının geliştirilmesi başta olmak üzere, diğer sorunlar hakkında da araştırma ve inceleme yapıp, başkanı aracılığıyla tekliflerini genel kurula sunacaktır. Böylece hem ders/dersler bir bilim kuruluna emanet edilmiş, hem de Talim Terbiye Kurulu Başkanlığı, kuruluş felsefesine uygun olarak bilimsel bir kurul halini almış olur.
5- T. T. Kurulu Başkanlığı, özellikle Eğitimde Program Geliştirme çalışmalarında, Teftiş Kurulu Başkanlığı ile ciddi bir iletişim içerisine girmeli ve onların hem eğitim sisteminin çalışma trendine, hem de bu sistemin, belirlenmiş olan hedeflere ulaşıp ulaşmadığına yönelik verilerinden yararlanmalıdır.

2a.2- Teftiş Kurulu Başkanlığı:

Çağdaş anlamda teftiş, bir teşkilatın kendi varlığını sürdürme kararlılığında oluşunun bir göstergesidir. Her teşkilat amaçlarını gerçekleştirme durumunu sürekli olarak izlemek ve bilgi edinmek (geri besleme yapmak) zorundadır. Bu da ancak sistemin girdilerinin (öğretmen, öğrenci, eğitim program, yöneticiler), işleme sürecinin (öğretim ortamlarının, öğretim yöntem ve tekniklerinin) ve çıktıların (öğrencilerin), kısaca bir bütün olarak eğitim sürecinin planlı ve sürekli bir şekilde izlenmesi ve değerlendirilmesi ile mümkündür. Zaten günümüzde teftiş, kurumdaki personele, çalışmalarında ve yetişmelerinde rehberlik yoluyla yardım etmek, daha verimli hale gelebilmelerini sağlamak için önerilerde bulunmak, kurumda yapılan çalışmaları denetlemek ve değerlendirmek gibi geniş bir hizmet alanını kapsar. Ayrıca meydana gelen disiplin ve yasa dışı olayların inceleme ve soruşturmalarını yaparak sonucun ilgili üst kademelere bildirilmesinin de teftişte çok önemli bir yeri vardır. Kısaca teftiş, denetleme (kontrol), inceleme, rehberlik (irşat) ve soruşturma dalları ile bir bütünlük arz eder ve bunun % 80-90’ını inceleme ve rehberlik (irşat) oluşturur.
Yukarıdaki teorik çerçeveden baktığımızda, Milli Eğitim Bakanlığındaki teftiş çalışmalarında, hem sistemden, hem de anlayış ve işleyişten kaynaklanan sorunların olduğunu görürüz. Dolayısıyla bu kurul çağdaş bir anlayışla yeniden düzenlenip, ona göre faaliyetini sürdürmelidir.
Sistemden kaynaklanan sorunlar, teftiş kurulunun bakanlık ve illerdeki yapılanması, müfettişlerin atanması, yetişme tarzı, formasyonu ve yer değiştirmesi ile yıllardan beri süregelen “bakanlık müfettişliği” ve “ilköğretim müfettişliği” ayırımı ve bunun getirdiği moralsizlik ve enerji kaybıdır. Bunu ortadan kaldırmak ve teftiş sistemini daha verimli hale getirmek için aşağıdaki önerilerin uygulanmasında yarar olduğunu düşünüyorum. Bunlar,
1- Teftiş Kurulu, “Teftiş Kurulu Başkanlığı” adıyla doğrudan Milli Eğitim Bakanına bağlı olmalıdır. “Bakanlık müfettişliği” ve “ilköğretim müfettişliği” de birleştirilerek “eğitim müfettişliği” adıyla Bakanlık Teftiş Kurulu Başkanlığını oluşturmalıdır.
2- Eğitim müfettişleri, “denetleme ve rehberlik yapacak” olanlar ile, “inceleme ve soruşturma yapacak” olanlar diye ikiye ayrılmalı ve teftiş, branşa ve ihtisasa göre yapılmalıdır.
3- İllerde, “Teftiş Kurulu Başkanlığı”na bağlı “Milli Eğitim Müfettişliği” kurulmalıdır.
4- Müfettişlerin yetiştirilmeleri, istihdamları, hizmet-içi eğitimlerle geliştirilmeleri ve özlük hakları, çağdaş bir yaklaşımla yeniden ele alınmalıdır.
Anlayış ve işleyişten kaynaklanan sorunlar ise, bugünkü görüntüsü ile teftiş sistemimizdeki anlayışın, çağdaş denetimin temel ilkesi olan “öğretmene rehberlik etme” görevini yerine getirmekte sıkıntılar yaşadığı yönündedir. Genellikle bugünkü denetim ve kontrolde, idari teftiş ve soruşturma faaliyetleri öncelik almakta, “rehberlik ve yardım” ise, sistemdeki anlayış gereği çok az yapılmaktadır. Bunu önlemek için aşağıdaki önerileri sıralayabiliriz:
1- M. E. Bakanlığı, teftişin, genel ve özel amaçlarını yeniden gözden geçirmeli ve geliştirmelidir. Bu manada müfettişin, uygulamadaki eksik ve hataları rapor edip bırakması, bunları düzeltip geliştirmeye yönelmemesi rasyonel değildir. Aksine onun, hem eğitim sistemini değerlendirmek ve geliştirmek olan genel amacı, hem de öğretmene karşı eğiticilik, rehberlik ve araştırmacılık yapmak gibi özel amacı üstlenmesi ve bunu uygun bir şekilde yapması gerekir.
2- M. E. Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığında, merkez ile il ve ilçe milli eğitim müdürlüklerinin teftişini yapmak üzere gruplar oluşturulmalı, her grubun teftiş alanı belirlenmeli, alana giren müdürlüklerin teftişi en az yılda bir defa yapılmalıdır.
3- Müfettişler, kendi mesleki alanları olan eğitim yönetimi, teftişi, planlaması ve ekonomisi alanında en az yüksek lisans yapmış olanlardan seçilmeli; görevde olanlara hem hizmet-içi eğitim ve lisans üstü eğitimde ilerleme imkanı verilerek, hem de küçük gruplar halinde dış ülkelere tetkik gezileri düzenlenerek eğitim alanındaki yenilikleri ve gelişmeleri inceleme fırsatı sağlanmalıdır.
4- Müfettişler, aşağıdan yukarıya doğru aday müfettiş, müfettiş yardımcısı, müfettiş ve başmüfettiş olarak derecelendirilmeli; hem buna göre özlük hakları düzenlenmeli, hem de teftiş edecekleri kurumların özelliklerine göre, esas alan ile, bir veya iki yan branş alanlarında yetiştirilmeleri sağlanmalıdır.
5- Müfettişlerin yapacakları teftiş hizmetleri analiz edilmeli, iş ve işlemleri saptanmalı, esasları belirlenmeli, inceleme ve gözlem yöntemlerine uygun araç ve formlar geliştirilerek değerlendirmelerin objektif olması sağlanmalıdır. Müfettişlere ortak görüş ve birlik kazandırmak üzere kılavuz yayınlar hazırlanmalıdır.
6- Teftiş Kurulu Başkanlığına müfettişler, Teftiş esnasında elde ettikleri eğitimsel verileri, özellikle eğitimde program geliştirme çalışmalarında kullanılmak üzere Talim Terbiye Kurulu Başkanlığı ile paylaşmalıdır.
Milli Eğitim Bakanlığı Merkez Teşkilatı, yukarıda belirtilen görevleri yapacak şekilde yeniden düzenlenmeli ve daha çok “derinlemesine” çalışmalar yapan bir üst kuruluş haline getirilmelidir.

2.b- Eğitim Yönetimi İl Kurulu:

İllere gelince, eğitimin belediyelere devredilmesinin sakıncalı olacağı kanaatindeyim. Onun yerine her ilde eğitim için ayrı bir kurulun oluşturulması daha yararlıdır. Buna “Eğitim Yönetimi İl Kurulu”, Bakanlığa da “Eğitim Yönetim Üst Kurulu” ismini veriyorum. Eğitim yönetimi il kurulu seçimle iş başına gelecek, ilin valisi o kurula başkanlık edecektir. O ildeki üniversitelerden, sanayi ve ticaret odası başta olmak üzere çeşitli odalardan, kamu ve özel sektöre ait çeşitli hizmet kuruluşlarından, sivil toplum kuruluşlarından belli ölçülerde seçilecek olan insanlardan eğitim yönetimi il kurulu oluşturulmalıdır. Bu kurul, ildeki eğitimle ilgili konulardan, Bakanlıkla irtibatlı olmak kaydıyla, birinci derecede sorumlu ve yetkili olacaktır.

Eğitim yönetimi il kurulu, önce o ildeki eğitim vizyonunu, buna kent vizyonu da diyebiliriz, onu belirleyecek. Sonra ildeki öğretmen alımını bu gerçekleştirecek, ilde bütçe yapacak, bakanlıktan da belli ölçüde tahsis alacak ama kendisi de belli ölçüde yerel kaynakları harekete geçirecek, belli tayinleri atamaları yapacak, o ildeki eğitim kuruluşlarında çalışanların özlük haklarını düzenleyecek. Biraz sonra arz edeceğim program geliştirmede eğitimden beklentileri ve ihtiyaçları belirleyecek. Eğitimin yıllık takvimini belirleyecek, ildeki okul ihtiyacını ve okul yapımını bizzat kendisi belirleyip, nerede acil ihtiyaç varsa oradan başlamak üzere onları karşılayacaktır. Kurul seçimle ve belli bir süre için göreve gelecek, bu kurulun belli organları olacaktır. Bunlar İl Milli Eğitim Müdürü ve Okul Müdürleri’dir.
a- İl Milli Eğitim Müdürü: Eğitim Yönetim il kurulu, eğitimin teorisinde en az doktora seviyesinde kendisini yetiştirmiş ve en az on yıl da eğitim yöneticiliği yapmış eğitim bilimci birini oraya tayin edecek ve bu eğitim müdürü ildeki eğitimin bir bakıma eğitim lideri olacaktır. Toplam kalite yönetimi felsefesini uygulayacak olan İl Milli Eğitim Müdürünün, danışmanları ve uzmanları olacaktır. Burada o ile mahsus eğitim vizyonunun belirlenmesinden ve eğitimin mükemmel bir şekilde uygulanmasından birinci derecede milli eğitim müdürü sorumlu olacaktır. İlgili yasa ve yönetmeliklerin uygulanmasını bu gerçekleştirecek, okul müdürlerinin, öğretmenlerin ve diğer çalışanların tayinlerini, Eğitim Yönetimi İl Kurulu’na o teklif edecektir.
b- Okul müdürü de milli eğitim müdürü ile irtibatlı, onunla koordinasyonu sağlamış bir şekilde çalışmalarını yaparak, şartlarına uygun bir şekilde okulunun vizyonunu belirledikten sonra, öğretmenini, öğrencisini, velisini, çalışanlarını ve diğer okul bileşenlerini okulun amaçları doğrultusunda harekete geçirecek insan da yine okul müdürü olacaktır. Hem il milli eğitim müdürü, hem de okul müdürleri toplam kalite yönetimi anlayışı çerçevesinde görevlerini sürdürmelidirler.
c- İllere yetki devrinin yararları: Bugün merkezde toplanan bütün yetki ve sorumlulukların büyük bir bölümünün illere dağıtılmasını ve sadece bir yerden planlama ve yürütmeyi değil, 80 vilayetten işlerin planlanması yürütülmesi ve bir yarış halinde bu işin yapılmasını düşünelim. Elbette bugünkünden çok daha mükemmel olacaktır. Ayrıca ildeki insanları yetkili kıldığınızda, o insanlar da kendi yöresindeki insanlarla sıkı ilişki içerisinde olarak hem maddi kaynak, hem de manevi destek sağlayacaklardır. Ayrıca ilin eğitimden bölgesel ve yerel fırsat ve yeterlilikleri, beklentileri, ilin hassas olduğu sosyal konuların da bu programa taşınması hususunda yine onların büyük bir katkısı olacaktır. Halk, “bu okul benim okulum; bu eğitim de, benim eğitimim”dir, deyip daha çok sarılacaktır. Bunun geçmişte örnekleri çoktur.

3- Eğitim Yönetiminin İnsan Boyutu:

Şimdiye kadar anlatılanlar, eğitimin model boyutuydu. Bu, bir model denemesidir ve daha da geliştirilebilir. Tabii bir de bunun insan boyutu var. Ülkemizde 700000 civarında öğretmen vardır. Bakanlık merkez teşkilatını da alırsak, bunların yaklaşık 80-90 bine yakını yöneticidir. Yöneticilik de dahil, Ülkemizde milli eğitim, bütün işlerini öğretmenlerle yürütür. Bendeniz 15 yılımı üniversitede bu eğitim bilimlerini anlatmaya hasretmiş bir kardeşinizim. Bakanlık öğretmen yetiştiren fakültelerden yedi tane ders okutulmasını ister. Bunlara öğretmenlik formasyon dersleri denir. Bunlar içerisinde eğitim yönetimi dersi seçmeli derstir. Şimdi düşünün. Biz öğretmenleri hem kendi alanında ders anlatacak, hem de okulu yönetecek insan olarak yetiştiriyoruz, en azından hedefimiz o. Yasalar da bunu emreder. Yani bir insan öğretmen yetiştirilen kurumdan mezun oldum mu, müdür olmaya da adaydır. Ama bu insan, tahsil hayatında sadece bir dönem ve haftada üç saatlik yönetim dersi görmesi muhtemel, onu da pek çok eğitim fakültesi okutmuyor. O üç saatlik yönetim bilgisi ile de insan ne kadar yönetici olur, onu düşünmek gerekir. Esasen müdür; değişimci, katılımcı, ileriye dönük vizyonu olan insan olmalıdır. Bunu yönetim bilimi ona kazandırır ama bu yönetim bilimi yoktur. Dolayısıyla bugün milli eğitimdeki yöneticiler sadece tecrübeli öğretmenlerdir. Bir de belli bir müdürün yanında müdür muavinliği yapmışlardır. Bunlar da aynı anlayışı almışlar kendileri de uygulamaktadır. Daha atak daha değişimden yana olan yöneticilerin yetiştirilmesi ayrı bir programla gerçekleştirilir. Bunun için öğretmen yetiştiren fakültelerde yönetim bilimi en az haftada 5-6 kredi saat ve iki dönem okutulmalıdır. Bunun dışında, Milli eğitim bakanlığı bünyesinde eğitim yönetimi ile ilgili bir akademi kurulmalıdır. Yani milli eğitime yönetici yetiştirecek bir akademi kurulmalıdır. Kamu ve özel sektör öğretmenleri, lisans üstü eğitim yapmak üzere buraya belli şartlarda gelmeli ve orada eğitim yönetimi bilimi dersleri alarak yönetici olabilmelidirler. Mevcut yöneticilere de çok ciddi bir programla Eğitim Yönetimi Bilimi geniş çaplı bir şekilde aktarılmalı ve onlar da bu yönden de desteklenmelidirler.

Dolayısıyla kısaca şunu arz edeyim; bakanlık bugünkü yapısını terk etmeli, daha akılcı, daha objektif ve çağdaş yönetim ve organizasyon biliminden yararlanarak daha etkin bir hale getirilmelidir.

D- EĞİTİMİN MİLLİLEŞTİRİLEMEMİŞ OLMASI:

Bugün dünyada her devletin bir eğitim sistemi vardır. Bir kısmında ismine ‘milli eğitim’, bir kısmında da sadece ‘eğitim’ denilir. Bir eğitim sisteminin başına milli kelimesi yazılmakla eğitim milli olmaz. Ya da başında milli kelimesi yoksa, bu eğitim milli değildir, denemez. Ama önemli olan ve çağdaş dünyanın da bulunduğu nokta şudur: Eğitim anaokulu, ilkokul, ortaokul ve lise de milli; üniversitede ise, objektif olmalıdır.

Bizim de Milli Eğitimimizin temel problemlerinden bir diğeri ise, eğitimin milli olmamasıdır. Halbuki her ülkede olduğu gibi, bizim ülkemizde de eğitim milli olmak zorundadır.
Şunu baştan belirtelim ki, eğitimin “milli olması gerektiği” kavramıyla, eğitime ne siyasi ve ideolojik içerik katmayı düşünüyoruz; ne de eğitimin tamamen devletleştirilmesini hedefliyoruz. Bu kavramla anlatılmak istenen şey, ülkemizdeki eğitim programlarının eğitim bilimlerinin verilerine göre hazırlanmasıdır. Eğitimin milli olması ise, eğitim programı ile ortaya çıkar. Diğer bir deyişle eğitimin milli olması demek, eğitim programlarının eğitim bilimlerinin verilerine göre hazırlanması demektir. Aşağıda konu incelenirken de görüleceği gibi, eğitim bilimlerinin verilerine göre hazırlanan bir eğitim programı, ‘milli’ olmanın yanında, aynı zamanda ve kelimenin tam anlamıyla demokratik bir eğitim programı da olur. Dolayısıyla “milli” bir eğitim, aynı zamanda demokratik bir eğitimdir. Öyle ise, eğitim sistemleri ile eğitim programlarının ilişkilerini biraz açmak gerekir:

1- Eğitim Sistemleri İçerisinde Eğitim Programlarının Yeri ve İşlevi:

Örgün eğitim öğrenci, öğretmen, yönetici, eğitim programı, fiziki çevre ve sosyal çevre olmak üzere altı temel unsurdan oluşur. Bu unsurlardan her birinin işlevi farklı olmakla beraber, birbirleriyle etkileşim içerisinde eğitimin niteliğini belirlerler. Bunların birindeki eksiklik ya da aksaklık, bir bütün olarak eğitimin, özel olarak da okulun amaçlarına ulaşmasını engeller.
Eğitim programları, öğrencide, istenilen yönde davranış değişikliği meydana getirmek amacıyla yapılan tüm faaliyetleri gösteren planlardır. Eğitimcilerin, okulda istenilen amaçlara ulaşmak için stratejileri içeren bir eylem planı ya da yazılı doküman olarak ele aldıkları veya bir eğitim kurumunun amaçları doğrultusunda düzenlenmiş “planlı” eğitim faaliyetleri olarak tanımladıkları eğitim programının düzenlenmesi (tasarlanması) çok önemli ve zor bir iştir.
Eğitimi oluşturan unsurlardan birisi olan eğitim programı, bir bütün olarak eğitimin, özel olarak da okulun içindeki faaliyetlerin, yani eğitimin, yukarıda belirtilen altı temel unsuru ile üç temel boyutu olan öğretim, yönetim ve rehberliğin yanında, ders dışı kol faaliyetlerini, özel günlerin kutlanmasını, gezileri, kısa kursları vb. hususların tamamını düzenler. Eğitim literatüründe, eğitim sistemlerinin, eğitim programları ile işlerlik kazanacağı açıkça ifade edilmektedir. Dolayısıyla eğitim programı, eğitim unsurların en etkilisi sayılır. Bu bağlamda bazı eğitimciler, “dinlerde kitap, devletlerde anayasa ne ise, örgün eğitimde de eğitim programı odur”, derler. Bu yönüyle eğitime rengini ve desenini verenin eğitim programı olduğunu söylemek mümkündür. Ayrıca unutmamak gerekir ki, okul eğitiminin planlı ve kontrollü bir süreç olmasını sağlayan da yine eğitim programlarıdır. Onun için eğitimin en zor yanlarından birisinin, iyi bir eğitim programı hazırlamak ya da tasarlamak olduğunu ifade etmek gerekir.

2- Eğitim Programı Nasıl Düzenlenir:

Sistem yaklaşımı ile bir eğitim programı tasarısının hazırlanmasında iki ayrı düzeyde araştırma ve çalışma yapılması gerekmektedir. Birinci aşamada toplumun, konu alanlarının ve öğrencilerin temel özellikleri, ihtiyaçları, beklentileri vb. hususların araştırılması ve tahlil edilmesi gerekir. Bu aşamada alınacak kararlar daha çok toplumun sosyal, siyasi, kültürel ve ekonomik tercihleri ve planları doğrultusunda belirlenir. Ayrıca bu birinci düzeyde yapılan çalışmalar ve alınan kararlar, program düzenleme çalışmalarının ikinci aşamasında yapılacak çalışmalara ve alınacak kararlara da temel teşkil edecektir. Şimdi, önemine binaen, birinci ve ikinci aşamalarda yapılması gereken çalışmaları biraz açalım:

Birinci aşamanın üç şıkkı vardır. Bunlar:
a- Toplum araştırılıp incelenir. Toplumun hangi alanda ne kadar elemana ihtiyaç duyduğu, yaşam felsefesi, dünya görüşü, kültürü, geleneği, evrensel olgu-olay ve anlayışlarla kurmak istediği ilişki, hassas olduğu konular, eğitimden beklentileri, vb. konular incelenir.
b- Konu alanları araştırılıp incelenir. Bilim ve teknolojinin hızla geliştiği, kısa zamanda pek çok bilginin üretildiği, pek çoğunun da geçerliliğini yitirdiği günümüzde, hangi bilgilerin doğru, geçerli, ihtiyaç duyulan bilgiler olduğu ve eğitim programlarında hangi bilgilere yer verileceği gibi konular giderek önem kazanmaktadır. Bu nedenle, eğitim programları hazırlanırken hangi konu alanlarına yer verileceği ve bu konu alanları ile ilgili hangi bilgilerin anahtar niteliğinde olduğu, bilgilerin hangi derinlik ve genişlikte verileceği, en kolay ve en önce öğrenilmesi gereken konuların hangileri olduğu çok iyi analiz edilmelidir.
c- Öğrencilerin psikolojik yapısı incelenir. Öğrenci, eğitim ihtiyacı olan ve bu ihtiyacını karşılamak amacıyla eğitim kurumlarına devam eden bireylerdir. Eğitim programı hangi okul veya sınıf için hazırlanıyorsa, o okul veya sınıfın öğrencilerinin yönelim, beklenti ve ihtiyaçları ile gelişim basamaklarına göre öğrenme yetileri saptanır. Ayrıca öğrenci hangi alana, hangi okula ve hangi sınıfa hazırlanıyorsa, hangi konuya yönelmek istiyorsa bunun nedenleri de incelenir.
Eğitim programı tasarısı hazırlanırken, yukarıda belirtildiği gibi toplum, konu alanları ve öğrencinin analizinden elde edilen verilerin doğrultusunda, programın ikinci aşamasının nasıl düzenleneceğine karar verilir. Bu çalışmalar olmadan program hazırlanırsa, bu program milli program olmaz.

İkinci aşamada ise,
a- Eğitimin hedefleri belirlenir. Hedefler, öğrencilerin öğretim süreci sonunda ne yapabileceklerini tanımlayan ifadelerdir. Diğer bir deyişle, yetiştirilmek istenen insanda, görülmesi arzu edilen özellikleri açık ve net olarak belirtirler. Bu özellikler bilgi, beceri, tutum, davranış, ilgi, yetenek ve alışkanlık cinsinden olabilir.
Hedefler genel ve özel olmak üzere iki kısma ayrılırlar. Genel hedefler toplumun ihtiyacını, kültürünü, geleneğini, hassas olduğu konuları, eğitimden beklentilerini, felsefesini, dünya görüşünü ve programın işlevlerini yansıtarak okuldaki eğitim faaliyetlerinin tamamına yön verirler. Genel hedefler soyut olup doğrudan gözlenemezler. Özel hedefler ise, okulun, dersin ve konunun öğrenciye kazandıracağı özellikleri açık, ve somut olarak ifade ederler. Ayrıca bunlar, genel hedeflere ulaşmak için izlenecek yaklaşımlara ve etkinliklere açıklık getirirler.
Bu hedeflerle, biraz önce belirttiğimiz eğitim bilimlerinin evrensel verileri ve birinci aşamada incelenen toplumun inancı, düşüncesi, kültürü, dünya görüşü arasında çatışma ve zıtlık olmaması gerekir. Yani hedefler öyle belirlenmelidir ki, hedeflerle çağdaş dünya, hedeflerle toplum, hedeflerle o bilim dalı ve o insanın beklentileri bir biriyle uyuşmalıdır.
b- Eğitim programının kapsamı (içeriği) belirlenir. Öğrencilerin, hedeflerde belirtilen özellikleri kazanmaları için, verilmesi gerekli olan bilgiler, programın içeriği ya da kapsamını oluşturur. Kapsam, programın içerdiği bilgileri, olguları, kavramları, ilkeleri ve genellemeleri ifade eder. Bunlar öğrencilere bilimsel disiplinler (dersler) aracılığı ile ulaştırılır. Bunun için ilk önce programa hangi derslerin alınacağına, sonra da o dersin içerisinde hangi konulara ve hangi bilgilere yer verileceğine karar verilir. Zira, konuyla ilgili bütün bilgileri okutmak hem mümkün değil, hem de gereksizdir. Öyle ise seçim yapılırken şu hususlara dikkat edilmelidir: a- kapsam hedeflerle çatışmamalıdır, b- kapsamda yer alan bilgiler yararlı ve geçerli olmalıdır, c- kapsam öğrencilerin ilgi ve ihtiyaçlarına uygun olmalıdır, d- Kapsamda yer alan bilgilerin sunuluş sırasının öğrenme ilkelerine uygun olması, yani basitten karmaşığa, somuttan soyuta, benzerden benzer olmayana, bilinenden bilinmeyene ve yakından uzağa doğru sıralanması gerekir.

Şunu da ifade edelim ki, herhangi bir dersin kapsamının belirlenmiş olması, öğrencinin sadece o bilgileri öğreneceği anlamına gelmez. Aksine bu derslerden her birisi öğrenci için, o bilgi dalının dünyasına açılmış bir kapı veya pencere hükmündedir. Öğretmeninin kılavuzluğu ile o kapı veya pencereden oraya giren öğrenci, o bilgilerden dilediğine ulaşabilir. Öğretmenin görevi de sadece programdaki bilgileri öğrenciye aktarmak değil, aksine o bilgi dalının dünyasındaki bilgilere öğrencinin nasıl ulaşabileceğini ve onları nasıl kullanacağını da göstermek olmalıdır.

c- Eğitim durumları belirlenir. Eğitim programının önemli bir unsuru da, öğretmen ve öğrencinin, öğretme-öğrenme sürecinde gerçekleştirdikleri tüm etkinliklerdir ki, buna program hazırlama literatüründe “eğitim durumları” veya “öğretim süreçleri” denir. Kısaca, bilginin öğrenciye öğretildiği ders ya da sınıf ortamı da denebilir. Öğretmen bu süreçte çeşitli öğretim materyalleri kullanır. Bu materyaller ders kitapları, haritalar, slaytlar, videolar, filmler ve çeşitli laboratuar malzemeleri olabilir. Amaç, bu zenginleştirilmiş ortamda, öğretmen- öğrenci etkileşiminde verimliliğin sağlanması ve hedef davranışların öğrenciye kazandırılmasıdır.
Öğretmenin uygulayacağı öğretim yöntem ve tekniklerine gelince, bunlar, eğitimin verimliliği, kalitesi, yararlılığı ve hedeflere ulaşılabilirliği açısından son derece önemlidir. Çağdaş eğitimde öğrenci merkezli yöntemler esas alınmaktadır. Bu yöntemde öğretmen sadece rehber ve organizatör, öğrenci ise aktiftir, bilgiyi toplayan ve aktarandır. Bu yöntemin temel stratejisi, buluş yoluyla öğretimdir. Dolayısıyla ilkokul çocuklarının bile beyin fırtınası tekniğini öğrenerek yetiştirilmesini öngörüyor. Öğrenmeyi öğrenmek, araştırmayı öğrenmek, grup çalışması yapabilmek ön plana çıkıyor; bağımsız davranabilmek, inisiyatif koyabilmek önem kazanıyor; en başta düşünmeyi öğrenmek, verimli düşünmek anlamına dönüştü. Çok şey öğrenmek yerine bilginin kaynaklarına ulaşma yöntemlerini öğrenmek öncelik kazandı. İşte baştan aşağıya eğitim sistemimiz, bizi geri bırakan geleneksel yöntemleri bırakıp bu çağdaş yöntemi esas alarak öğretim faaliyetlerini sürdürmelidir.

Tüm bu öğretim materyallerinin, öğretim yöntem ve tekniklerinin, eğitim programın hedefleri ve içeriği ile çatışmaması, aksine onları pekiştirir mahiyette olması çok önemlidir.

d- Sonra değerlendirme (geri besleme) durumları belirlenir. Belirlenen bu programın öğrenciye tatbik edilmesi sonucu, beklenen hedefe ulaşılıp ulaşılmadığının saptanması, ancak değerlendirme (sınav) durumlarıyla ortaya çıkar. Böylece hem hazırlanan eğitim programı, hem de öğrencinin çalışması ölçülmüş olur ve ona göre gerekli tedbirler alınır.
Bu çalışmalar bu şekilde yapılırsa o eğitim milli olur. Bizde bugüne kadar böyle bir çalışma yapılmamıştır. Bunun yapılması gerekir.

EĞİTİM SİSTEMLERİNİN DİNAMİZMİNİ SAĞLAYAN FAALİYET OLARAK EĞİTİMDE PROGRAM GELİŞTİRME

Ülkemiz eğitim sisteminin pek çok temel sorunu vardır. Bunların en önemlilerinden birisi de eğitim sistemimizin omurgası konumunda olan “eğitim programları”nın durumudur. Çağdaş, gelişmiş ülkelerde, eğitim programları, eğitimin ve eğitim programlarının gereği olarak sürekli geliştirilirken, bizde yaklaşık yarım asırdır böyle bir çalışmanın gereği gibi yapılmadığına, üzülerek şahit olmaktayız. Ne var ki, M. E. Bakanlığımızın bu yaz sezonunda ortaya koyduğu “İlköğretim Müfredat Programını Geliştirme” çalışması, her şeye rağmen, bir eğitim bilimci olarak gönlümüze ferahlık getirmiştir. “Her şeye rağmen” diyorum, çünkü kamuoyuna açıklanan çalışma, isminden başlanmak üzere, pek çok yönüyle geliştirilmeye muhtaç olan bir çalışmadır. Bununla beraber, yıllardan beri yapılmayan ama muhakkak yapılması gereken önemli bir çalışma, yapılmaya başlanmıştır ve ben bundan dolayı ilgili tüm arkadaşları kutluyorum. Ben bu yazımda, M. E. Bakanlığımızın, üzerinde çalıştığı bu konuyu değerlendirmeye almadan, teorik olarak eğitim programlarını geliştirmenin gereğini, program değerlendirme, program geliştirme ve bu çalışmalarda dikkat edilmesi gereken hususları sizlerle paylaşmak istiyorum. Önce eğitim programlarını geliştirmenin gereği üzerinde duralım.

l- Değişim ve Eğitim Programı:

Değişim, yaratıcı tarafından evrene yerleştirilmiş en önemli ve en etkili yasalardan birisidir. İnsan, hayvan, bitki, su ve diğer canlı-cansız bütün varlık ve olgular bu yasanın kapsam alanı içerisindedir. Bu varlıklardan birisi ve en üstünü olan insan ise, hem değişmekte, hem de çevresini değişime zorlamaktadır. Özellikle çağımız insanını, yoğun kalabalıklar, aşırı hareket, dinamizm ve hızlı değişme karakterize etmektedir. Bugün ileri derecede geliştirdiği bilim ve teknolojinin etkisiyle insan, her alanda ciddi değişimler oluşturmaktadır. Üretimde dünün maddi sermayesi bugün yerini bilgi sermayesine bırakmıştır. Otomasyon sibernasyona dönüşmüş, elektrik enerjisinin yerini nükleer enerji almış, kıtalar arası ulaşım ve iletişimin yerine gezegenler arası ulaşım ve iletişim gelişmiştir. Bütün bunlar, insanın sürekli olarak hem kendisinin değişip, hem de çevresini değiştirerek dinamik bir yapıda olduğunu göstermektedir. İnsan ve çevresindeki bu değişme ve gelişmeler, onun fert ve toplum hayatını, dolayısıyla bir alt sistem olan eğitimi de etkilemekte ve onu değişime zorlamaktadır. Örneğin bilim ve teknolojideki gelişmeler, toplumun sosyal yapısındaki değişiklikler, aile hayatında ortaya çıkan yeni yönelimler, iş hayatında meydana gelen yeni değişiklikler, eğitimde de yeni anlayış ve düzenlemeleri gündeme getirmektedir.

Eğitimin altı temel unsurunun bulunduğunu, bunların en önemlilerinden birisinin de eğitim programları olduğunu baştan belirtelim. Eğitim programları hem eğitime renk ve desen verirler, hem de eğitim sistemleri eğitim programları ile işlerlik kazanırlar. Ayrıca eğitim programlarının da yazılı (basılı), statik (durağan) bir doküman olduğunu biliyoruz. Yine, bilindiği gibi, bütün şartlarına uyularak bir eğitim programı hazırlansa dahi, bu programın ancak o güne göre hazırlanmış bir program olacağını, kısa bir süre sonra, gelişen olayların onu aşacağını ve o programın dinamik, yani sürekli değişen ve değiştiren fert ve toplumun gerisinde kalacağını da biliyoruz. İşte, dinamik insan için hazırlanan eğitim programını durağanlıktan kurtarıp, dinamik bir yapıya kavuşturabilmenin yegane yolunun eğitimde program geliştirme çalışmaları olduğu gerçeği, eğitim bilimlerinin çağımızdaki en önemli bulgularından birisidir. Şunu hiç unutmamak gerekir ki, eğitimde program geliştirme çalışması bir defa başlar ve ondan sonra artık hiç durmaz, süreklilik arz eder. Çünkü insanın değişmesi ve onun sonucu olarak da gelişmesi süreklidir. Sürekli değişen ve gelişen insan için hazırlanan her şey de, sürekli değişmek ve gelişmek zorundadır.
Şimdi biz eğitimde program geliştirmenin aşamalarından başlayarak nasıl bir çalışma olduğunu, hangi yöntem ve ilkeler çerçevesinde bu çalışmanın yapılması gerektiğini inceleyelim. Önce şunu belirtelim ki, eğitimde program geliştirme çalışması üç aşamadan oluşur: birinci aşama “Program Hazırlama”, ikincisi; “Program Değerlendirme”, üçüncüsü de “Program Geliştirme”dir. Biz bunlardan birinci aşamanın nasıl olacağı konusuna girmeyeceğiz. Çünkü zaten hazırlanıp uygulamaya konmuş bir program var. Dolayısıyla buraya yeniden almaya gerek yoktur. Şimdi diğer aşamaları inceleyelim.

2- Program Değerlendirme:

Program değerlendirme, hazırlanmış olan programın uygulama alanında gözlemlenmesidir. Bu esnada programın olumlu ve olumsuz yönleri ortaya çıkar. Değerlendirme, öğrencinin öğrenme sürecinde yaptığı ilerlemeyi ve belirlenen standartlara ne ölçüde ulaştığını belirlediği için, öğrenciyi ders çalışmaya teşvik bakımından çok önemlidir. Ayrıca öğrencilerin eksikliklerini belirleme, yeterliğe dayalı amaçlara ne oranda ulaştıklarını tespit etme, uygulanan yöntemin etkinliğini anlama ve genel olarak uygulanan programın ne oranda etkili ve verimli olduğunu belirleme gibi amaçlarla eğitimde program değerlendirme çalışması yapılır ve yapılması da şarttır.
Bu konuyu biraz açacak olursak, eğitim programını değerlendirme, “Gözlem ve çeşitli ölçme araçlarıyla eğitim programlarının etkililiği hakkında bilgi toplama, elde edilen bilgileri, programın etkililiğinin işaretleri olan ölçeklerle karşılaştırıp yorumlama ve programın etkililiği hakkında karar verme süreci olarak” tanımlanmaktadır. Bu çalışma, program hazırlama aşamasında verilen kararların yeniden değerlendirilmesi için bilgi toplama ve bu bilgileri değerlendirme işinden başlar. Bu çerçevede, programın belirlenmiş hedeflerinin, toplumun ve öğrencinin dünya görüşü ve değer yargıları ile örtüşüp örtüşmediği, yine onların beklenti ve ihtiyaçlarına cevap verip vermediği, hedeflerin birbirleriyle tutarlı olup olmadığı, yeterince açık ve gerçekleşebilecek niteliklere sahip bulunup bulunmadığı ve hedeflerin değişen toplum şartlarını yansıtıp yansıtmadığı yeniden incelenip gözden geçirilir. Bunun gibi eğitim programının kapsamı (muhtevası, içeriği) da yeniden gözden geçirilir, kapsamın hedeflerle tutarlı olup olmadığı, kapsamda yer alan bilgilerin hala önemli, dayanıklı ve geçerli olup olmadığı, öğrencilerin beklenti ve ihtiyaçlarına cevap verip vermediği, ayrıca kapsamda yer alan bilgilerin sunuluş sırasının öğrenme ilkelerine (basitten karmaşığa, kolaydan zora, bilinenden bilinmeyene, yakından uzağa. gibi) uygun olup olmadığına bakılıp yeniden değerlendirilir.

Daha sonra öğretmen ve öğrencilerin, öğrenme-öğretme sürecinde gerçekleştirdikleri çalışmalara yani eğitim-öğretim faaliyetlerine yönelinir. Bu faaliyetlere, eğitim bilimleri literatüründe “Eğitim Durumları” denir. Eğitim durumlarının değerlendirilmesinde aşağıdaki sorulara cevap aranır. Kapsamdaki hangi bilgilerin ve davranışların öğrenilmesinde güçlük var? Bu güçlük öğrenci seviyesini aşıyor mu? Derslerde kullanılan öğretim yöntem ve teknikleri etkili ve günümüze göre geçerli mi? Öğretim programı ve günlük ders planları ile uygulama tutarlı mı? Öğretmen davranışları hem öğretim yöntem ve tekniklerine, hem de öğretim ilkelerine uygun mu? Öğrenciler kendilerinden beklenen faaliyetleri yerine getirebiliyor mu? Bütün bunlara cevap aranır ve olumlu-olumsuz cevaplar belirlenir.

Ölçme ve değerlendirme konusu da son derece önemlidir, Ölçme ve değerlendirme öğrencinin belirlenmiş olan hedeflere ne oranda ulaşıp ulaşmadığını bize bildirir. Bu çerçevede şu soruların cevabı aranmalıdır. Ölçü olarak alınan sorular gerçekten ölçü müdür? Ölçme sonuçları güvenilir midir? Ölçme (imtihan, sınav) sonuçları geçerli midir?
Programın yukarıda sayılan öğeleri incelenip eksiler ve artılar belirlendikten sonra, onu uygulayacak okul teşkilatına yönelmek gerekir. Okul teşkilatının değerlendirilmesinde aşağıdaki sorulara cevap aranır. Okulda yeterli oranda ders araç, gereç, laboratuar ve oyun alanı var mı? Bu kaynaklar okulun hedeflerine uygun olarak kullanılıyor mu? Bu okulda uygulanan eğitim-öğretim, ders ve rehberlik programları, okulun amaçlarını tam olarak gerçekleştirecek nitelikte midir? Bütün bunların da araştırılması gerekir.
Özet olarak, öğretim sürecini ve öğretim kaynaklarını gözden geçirmek, karşılaşılan sorunları analiz etmek, öğrencilerin kazandıkları yeterlikler ile programın amaçlarını ve iş hayatı ile sosyal hayatta görev alan öğrencilerin (fertlerin) niteliklerini (performanslarını) karşılaştırarak program değerlendirmesi yapılır. Değerlendirmede öğrencilere, öğretim yöntemlerine, öğretim kaynak ve materyallerine, programın amaçlarına, mezunların başarılarına ilişkin veri toplanır. Bütün bu çalışmalar eğitim sisteminin ve sistemi oluşturan unsurların geliştirilmesinde önemli bir veri olarak kullanılmak üzere hazır bulundurulur.

3- Program Geliştirme:

Program hazırlama ve program değerlendirme çalışmalarından sonra üçüncü aşama program geliştirmedir. Eğitimde program geliştirme şöyle tanımlanmaktadır: “Program geliştirme, okul içinde ve dışında, milli eğitimin ve okulun amaçlarını etkinlikle gerçekleştirmek üzere düzenlenen içerik(muhteva) ve uygulamaların uygun yöntem ve tekniklerle geliştirilmesine yönelik koordine çalışmaların tümü”dür. Bir başka tanımlama da, “eğitim programlarının tasarlanması, uygulanması, değerlendirilmesi ve değerlendirme sonucu elde edilen veriler doğrultusunda yeniden düzenlenmesi sürecidir”, şeklinde yapılmaktadır. Her iki tanımlamada da bizim bu çalışmada belirlediğimiz aşamalardan dikkatlice bahsedilmektedir. Buna göre program geliştirme bir mekanizma olarak program hazırlama, onu uygulama, değerlendirme yapma ve program geliştirme aşamalarından oluşur. Biz, program hazırlama ve onun uygulamadaki değerlendirmesinin nasıl yapılması gerektiğini yukarıda gördük. Program geliştirme aşamasında bu değerlendirme sonucu elde edilen bilgiler önemli bir malzeme olarak kullanılacaktır. Bunun yanında iki önemli çalışma daha yapılmalıdır.
Bunlardan birincisi uygulamada ortaya çıkan sorunların çözümüne yönelik bilimsel araştırmalardır. Yani bu birinci kısımda uygulanmakta olan eğitim programı esas alınarak, bunda ortaya çıkan sorunların nasıl çözüleceğine yönelik ilmi çalışmalar yapılmalıdır. Bu sorunlar, öğrenci, toplum ve program arasında, programın hedeflerinde, muhtevada (içerikde), eğitim ve sınav durumlarında olabilir. Ayrıca öğrencinin eğitim çevresi olan okulda olabilir. Öğretmenin kişiliğinden kaynaklanan sorunlar olabilir. Ya da değişik alanlarda ortaya çıkabilir. Bütün bunların nasıl çözüleceğine ilişkin bilimsel araştırmaların yapılması ve hazır halde bulundurulması gerekir.

İkinci çalışma da, uygulanmakta olan programdan bağımsız, ama yine eğitim programına yönelik olmalıdır. Bilindiği gibi eğitim programı hazırlanırken toplum analizi yapılmış, toplum ve öğrencilerin değer yargıları ile eğitimden beklenti ve ihtiyaçları tespit edilmişti. Ayrıca bu analiz sonucuna göre eğitimin hedefleri, muhtevası, eğitim ve sınav durumları belirlenmişti. Öğretmenin tavrı ile okul personelinin görevleri de yine bu programda ifade edilmişti. Bütün bunlar o günkü toplum ve birey esas alınarak yapılmıştı. Halbuki yukarıda da ifade edildiği gibi fert ve toplum dinamiktir. Sürekli değişim içerisindedir. Onun beklenti ve ihtiyaçlarında sürekli değişim olabileceği gibi, değer yargılarında ve dünya görüşlerinde de şartlara göre öne çıkarılması ve vurgulanması gereken yerler olabilir. Ayrıca eğitim için belirlenmiş olan hedef, o gün için geçerli ve hedefler arasında da yine o gün için tutarlılık olabilir. Fakat daha sonra bunların yeniden gözden geçirilmesi ve yeniden belirlenmesi gerekebilir. Bunun yanında eğitim programının muhtevası o gün için önemli, dayanıklı ve geçerli olabilir. Öğrenci ve toplumun beklenti ve ihtiyaçlarına cevap verebilir. Fakat belli bir süre sonra muhtevadaki bilgiler bu özelliklerini kaybedip yük haline gelebilir, hatta öğrenilmesi gereken bilgilerin önünde engel olma durumuna da düşebilirler. İşte bütün bu hususların araştırılması ve eğitim programlarında eskiyen ve işe yaramayan kısımlarının yenisi ile değiştirilmesi çalışmasının yapılması şarttır. Burada esas olan anlayış şu olmalıdır: Önceden hazırlanmış olan programın unsurlarından herhangi birisinin tespitinde yanlışlık yapılmış mıdır? Veya o gün için doğru tespit edilmiş olduğu halde bugün geçerliğini kaybetmiş olan unsurlar var mıdır? Ayrıca bugün gelişen bilim çerçevesinde düne nazaran daha güzel ve daha yararlı bilgiler mevcut mudur? İşte bütün bu işaret edilen hususların eğitim programında yer alması için ciddi bir çalışma içerisine girilmelidir.

4- Program Geliştirmede Dikkat Edilecek Hususlar:

Program geliştirme çok dikkatli olarak ve titizlik içerisinde yürütülmesi gereken bir çalışmadır. O dikkat ve titizlikten yoksun olduğu andan itibaren istenmeyen durumlar ortaya çıkabilir. Onun için dikkat edilmesi gereken bazı hususlara işaret etmek istiyoruz:
a- Bu çalışma içerisinde belirlenen aşamalardan eğitimde program hazırlama bir defa gerçekleştirilip uygulamaya konuldu mu, artık çarkın sürekli dönmesi gerekir. Yani hazırlanmış program okulda uygulanmaya başladığı andan itibaren değerlendirme ve program geliştirme çalışmalarına da bir daha ara vermemek üzere başlanmalıdır. Zira program geliştirme; hazırlanmış programın araştırmacı bir yaklaşımla uygulamada geliştirilmesi demektir. Konuya bu açıdan baktığımızda, eğitimde program geliştirmenin sürekli, devamlı, kapsamlı ve uygulamalı bir çalışma olduğunu görürüz. Program hazırlama ile program geliştirme arasındaki ilişki şöyle gösterilebilir:

Bu şemada da görüldüğü gibi, eğitimde program geliştirme, araştırmacı bir yaklaşımla dairesel bir eksen üzerinde süreklilik arzeden bir çalışmadır.

b- Eğitimde program geliştirme çalışmaları Bakanlık Merkez Teşkilatında hazırlanıp, yurt genelindeki okullarla birlikle yürütülmelidir. Bize göre bu çalışma, bakanlığın politika belirleme ve bilimsel organı olan Talim Terbiye Kurulu’nca yapılmalıdır. Bu kurul, oluşturacağı komisyonlarca yapacağı hazırlıkları, okullarla birlikte uygulamaya koyarak program geliştirme çalışmalarını sürekli hale getirmelidir. Şuna dikkat etmek gerekir ki, program geliştirme merkezden okula, okuldan merkeze doğru haberleşme gerektiren bir süreçtir. Ayrıca program geliştirme katılım ve ekip çalışması gerektirir. Bu açıdan birlikte çalışma tekniklerinde beceri kazanmak önem taşır. Buna ek olarak, bütün ekip çalışmalarında olduğu gibi etkin bir koordinasyon sağlanmalıdır. Bu çalışmada bilimsel yaklaşımın egemen olması için katılanların rollerini iyi bilmeleri ve program geliştirme sürecine statü ve bilgileriyle orantılı olarak katkıda bulunmaları esas olmalıdır.
c- Araştırmacı bir yaklaşımla program değerlendirme ve geliştirme çalışmalarında şu hususa dikkat edilmelidir: Önceden hazırlanmış olan eğitim programı geleneksel muhteva ve metotları bünyesinde barındırır ki, bu, işin tabiatı icabıdır. Fakat program geliştirme ise, söz konusu muhteva ve metotların güncelleşmesini, yenilenmesini hedef alır. İşte önemli olan burada dengeyi sağlayabilmektir. Önce, insanların gelenek ve göreneklere bağlı olacakları hatırdan çıkarılmamalıdır. İkinci olarak şunu belirtelim ki, bir şey eski diye kaldırıp bir kenara atmak doğru değildir. Nice bilgiler vardır ki, üretim tarihi itibariyle eskidir, fakat bir bilgi olarak dün olduğu gibi, bugün de yepyenidir, tazedir ve kullanımında da çok büyük yararlar mevcuttur, işte bu bilgi üretim tarihi yönüyle eskidir diye, ondan vazgeçilmemelidir, buna karşın, gelenek içerisinde nice bilgiler vardır ki, dün insanlar onu doğru, yararlı ve vazgeçilmez olarak görüyorlardı. Fakat bugün o bilgilerin ya yanlış olduğu, ya yararsız olduğu veya zararlı olduğu ortaya çıkmış olabilir. İşte bu bilgileri de programda tutmamak gerekir. Çünkü, gelenekten geliyor diye bu tür bilgiler muhafaza edilirse, sadece öğrencilere yanlış bilgi verilmiş olmakla kalınmaz. Doğru bilginin yeni nesillere ulaştırılmasının önüne de engel konulmuş olunur. Öte yandan geçmişte ve günümüzde bir bilgi doğru olduğu halde, önceki toplum şartları, ihtiyaçları ve beklentileri doğrultusunda o bilgi bir sistem, düzlem, çizgi ve bağlamda kullanılmış olabilir. Bugün de aynı kombinezon, sistem, düzlem ve bağlantı içerisinde kullanmakta ısrar etmek doğru olmayabilir. Aksine bugün o bilgi başka bir vurgu, söylem ve düzen anlayışı içerisinde kullanılmayı gerektirebilir. Bu tür yönelimlere de, açık olmak gereklidir. Bütün bu belirttiklerimiz dengenin bir tarafıdır. Burada aslolan geleneği sırf gelenek olduğu için yaşatmaya çalışmak değil, doğruları, yararlılıkları ve mükemmellikleri geleneğin yardımıyla sürekli kılmaya gayret göstermek olmalıdır.

Dengenin öbür tarafında ise, iki günü eşit olanın zararda olduğu gerçeğinden hareketle, insanın her gün daha yeniye, güzele ve mükemmele ulaşma çabası içinde olduğu ve olacağıdır. İnsandaki bu yönelim çevrenin, ülkenin ve dünyanın imar edilmesinde en önemli ve etkin güçtür. Bu güçle bilim, teknoloji ve diğer alanlardaki yenilik ve güzellikler ortaya çıkar. Yalnız burada dikkat edilecek bazı hususlar vardır. Nasıl bir bilginin sırf üretim tarihi eski diye onu hemen kullanımdan kaldırmak yanlış olursa, aynen öyle de bir bilgi sırf yenidir diye hemen ona yönelmek de yanlıştır. Yeni bilgiler içerisinde de, doğruluk, yararlılık ve vazgeçilmezlik yönünden ayırıma tabii tutacağımız bilgiler vardır. Yani bir bilgi yeni olduğu halde işimize yaramayan hatta yanlış ve kullanamayacağımız bilgi niteliğinde olabilir. Fakat burada aslolan yeni, doğru, yararlı ve mükemmel bilgi ve teknolojilere ulaşmak olmalıdır. Bütün bu dikkat çektiğimiz hususlar program geliştirme çalışmalarında temel kurallar olarak ele alınmalıdır.

Kaynak: Doç. Dr. Ömer Özyılmaz